• bugün (0)
  1. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 1 - 1982 anayasası genel esaslar)

    1982 Anayasası, Türkiye'nin şu an yürürlükte olan güncel anayasasıdır ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında hazırlanmıştır. Türk tarihinde darbe sonucunda oluşturulan sadece iki anayasa vardır; bunlar 1961 ve 1982 anayasalarıdır.

    Bu anayasa, kurucu meclis adı verilen geçici bir yapı tarafından hazırlanmıştır. Bu meclis, yeni bir yasama organı seçilip göreve başlayana kadar hem anayasayı yapma hem de yasama görevini yürütme yetkisine sahipti. Kurucu meclis, Milli Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi olmak üzere iki kanattan oluşuyordu.

    Milli Güvenlik Konseyi, darbeyi gerçekleştiren genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarından oluşan askeri kanadı temsil ediyordu. Danışma Meclisi ise sivil kanadı temsil ediyordu ve bu kanatta sadece akademisyenler yer alıyordu. O dönemdeki siyasi partiler ve genel başkanlar bu sürecin dışında tutulmuş, hatta bazı liderler sürgüne gönderilmiştir. Bu durum 1982 Anayasası'nın hazırlık sürecinin katılımcılıktan uzak olduğunu göstermektedir.

    1982 Anayasası, Türk anayasa tarihinin en sert ve en katı anayasası olarak tanımlanır. Sert anayasa demek, değiştirilmesinin çok zor usullere ve özel çoğunluklara bağlanması demektir. Örneğin bir anayasa değişikliği için en az 360 milletvekilinin kabul oyu vermesi şarttır. Bu katılık, anayasanın rastgele değiştirilmesini engellemeyi amaçlar.

    Anayasanın bir diğer özelliği kazuistik, yani çok ayrıntılı ve detaylı olmasıdır. 177 asıl maddeden oluşan bu anayasada bazı maddeler sayfalarca sürebilmektedir. Bu durumun tam tersi olan, sadece genel ilkeleri belirleyen kısa anayasalara ise çerçeve anayasa denir. 1982 Anayasası kesinlikle bir çerçeve anayasa değildir.

    Anayasa yapısı itibarıyla bir başlangıç metni, temel maddeler ve geçici maddelerden oluşur. 2010 yılındaki anayasa değişikliğiyle, darbecilerin yargılanmasını engelleyen ve kendilerini koruma altına aldıkları 15. geçici madde kaldırılmış ve böylece darbecilerin yargılanmasının yolu açılmıştır.
    Başlangıç metni, anayasanın maddeleri başlamadan önce yer alan, anayasanın felsefesini ve temel ruhunu anlatan bir önsöz niteliğindedir. Bu metin anayasa metnine dahildir. Yani anayasa maddelerine tanınan tüm hukuki güvenceler başlangıç metni için de geçerlidir. Onu değiştirmek de normal bir maddeyi değiştirmek kadar zordur.

    Önemli bir ayrıntı olarak, anayasadaki madde kenar başlıkları anayasa metnine dahil değildir. Madde başlıkları içeriği anlamayı kolaylaştıran rehber bilgilerdir ve bunların değiştirilmesi anayasa değişikliği usulüne tabi değildir. Bu bilgi sınavlarda sıkça sorulan teknik bir detaydır.

    Türk tarihinde sadece 1961 ve 1982 anayasalarında bir başlangıç metni bulunmaktadır. 1982 Anayasası'nın başlangıç metninde yer alan temel ilkeler arasında insan haklarına saygılı devlet anlayışı yer alır. 1961 Anayasası'nda bu ifade insan haklarına dayalı devlet şeklindeyken, 82 Anayasası bu ifadeyi saygılı olarak değiştirerek daha kısıtlayıcı bir yaklaşım benimsemiştir.

    Başlangıç metninde ayrıca egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri vurgulanır. Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık, milli birlik ve bütünlük, yurtta sulh cihanda sulh gibi temel prensipler de bu metinde yer alır.

    Kuvvetler ayrılığı ilkesi de başlangıç metninde açıkça belirtilmiştir. Bu ilke yasama, yürütme ve yargı güçlerinin farklı ellerde toplanmasını ifade eder. Ancak başlangıç metni doğrudan hükümet sisteminin adını (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi veya Parlamenter Sistem gibi) vermez; sadece güçlerin birbirinden ayrı olduğunu belirtir. Bu ayrım günümüz sisteminde sert ve kesin bir şekilde uygulanmaktadır.

    Son olarak başlangıç metninde çağdaş medeniyetler düzeyine ulaşma azmi ve üniter devlet yapısına, yani devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne vurgu yapılır. Yargı bağımsızlığı gibi konular anayasanın ilerleyen maddelerinde detaylandırılsa da, başlangıç metninin odak noktası daha çok devletin temel nitelikleri ve milli değerlerdir.
    tümünü göster
  2. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 2 - 1982 anayasası genel esaslar)

    Anayasanın birinci maddesi devletin şeklini belirler ve Türkiye Devleti'nin bir cumhuriyet olduğunu ifade eder. Bu hüküm sadece 1982 Anayasası'nda değil, 1924 ve 1961 anayasalarında da ortak olarak yer alan ve değiştirilmesi yasaklanmış olan temel maddedir.

    ikinci madde Türkiye Cumhuriyeti'nin niteliklerini sıralar. Bu nitelikler arasında toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı olma ve Atatürk milliyetçiliğine bağlılık yer alır. Ayrıca devletin başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu bu maddede net bir şekilde tanımlanmıştır.

    ikinci maddedeki ifadelerle ilgili önemli bir ayrıntı olarak, anayasanın insan haklarına dayalı değil, saygılı bir cumhuriyet yapısını benimsediği ve seçeneklerde kafa karıştırabilecek olan halkçı devlet gibi ifadelerin bu özel maddede geçmediği belirtilmiştir.

    Üçüncü madde devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkentini konu alır. Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu vurgulanarak üniter devlet yapısına atıfta bulunulur. Devletin dilinin Türkçe, bayrağının ay yıldızlı al bayrak, milli marşının istiklal Marşı ve başkentinin Ankara olduğu hükme bağlanmıştır.

    Üçüncü maddedeki bayrak tanımıyla ilgili teknik bir detay paylaşılmıştır; bayrağın simgesi olan ay ve yıldız koruma altındadır ve değiştirilemez ancak bayrak kanununda yer alan uzunluk ve çap gibi teknik ölçüler anayasal bir engel olmaksızın yasal düzenlemeyle değiştirilebilir.

    Dördüncü madde, ilk üç maddenin değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirterek bu maddeleri anayasal güvence altına alan bir koruma hükmüdür.

    Devletin isminin veya hükümet şeklinin değiştirilebilir olup olmadığı tartışılmış, 2017 yılında yapılan değişiklikle parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçilmesinin bu değişikliğe bir örnek olduğu ve devletin isminin de teorik olarak değiştirilebileceği, çünkü bunların ilk üç maddede açıkça yasaklanan unsurlar arasında olmadığı ifade edilmiştir.

    Beşinci madde devletin temel amaç ve görevlerini tanımlar. Buna göre devlet; Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumakla yükümlüdür. Ayrıca kişilerin huzur ve refahını sağlamak, temel hak ve hürriyetlerin önündeki siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak devletin görevleri arasındadır.

    Altıncı madde egemenlik ilkesini düzenler ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu belirtir. Dikkat çekici bir nokta olarak, bu maddenin ilk üç madde içerisinde yer almadığı, dolayısıyla teknik olarak değiştirilemez maddeler kategorisinde bulunmadığı hatırlatılmıştır.

    Yedinci madde yasama yetkisini ele alır. Yasama yetkisinin Türk milleti adına TBMM'ye ait olduğu ve bu yetkinin kesinlikle devredilemeyeceği, meclisin bu konuda münhasır yetkili olduğu vurgulanmıştır.
    Sekizinci madde yürütme yetki ve görevinden bahseder. Yürütme yetkisinin anayasaya ve kanunlara uygun olarak Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacağı ve yerine getirileceği ifade edilmektedir.

    Dokuzuncu madde yargı yetkisini tanımlar. Yargı yetkisinin Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından kullanılacağı belirtilmiştir.

    Onuncu madde kanun önünde eşitlik ilkesini düzenler. Dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin herkesin kanun önünde eşit olduğu ifade edilir.

    Eşitlik ilkesi kapsamında 2004 yılında yapılan değişiklikle kadın ve erkekler arasındaki eşitliğin sağlanması devletin bir görevi haline getirilmiştir. 2010 yılında ise bu maddeye çocuklar, yaşlılar, engelliler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler eklenmiştir. Bu gruplar için alınacak özel tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacağı, buna hukukta pozitif ayrımcılık denildiği açıklanmıştır.

    Pozitif ayrımcılık yapılan gruplar arasında kısıtlıların veya hükümlülerin yer almadığı, sınav sorularında bu tür seçeneklerin çeldirici olarak kullanılabileceği konusunda uyarı yapılmıştır.

    On birinci madde anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığını anlatır. Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluşlar ile kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu ve hiçbir normun veya kanunun anayasaya aykırı olamayacağı belirtilmiştir.

    Normlar hiyerarşisinde en üstte anayasanın bulunduğu, herhangi bir kanun veya düzenleme anayasaya aykırı olduğunda Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenip iptal edilebileceği detaylandırılmıştır.
    tümünü göster
  3. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 3 - temel hak ve hürriyetler: kişi hakları)

    Temel hak ve hürriyetler doktrinde üç ana başlık altında sınıflandırılmaktadır. Bunlar kişi hak ve ödevleri, sosyal ve ekonomik haklar ile siyasi haklardır. Bu videoda özellikle kişi hak ve ödevleri üzerinde durulmuştur.

    Kişi hak ve ödevleri literatürde negatif statü hakları, birinci kuşak haklar veya koruyucu haklar olarak da bilinmektedir. Bu haklara negatif statü denmesinin sebebi devletin bu alanlara müdahale etmemesi ve negatif bir tutum sergilemesi gerekmesidir. Bu haklar bireyi hem devlete hem de diğer kişilere karşı koruma altına alır.

    Kişinin dokunulmazlığı ile maddi ve manevi varlığı hakkı en temel kişisel haktır. Bu hak gereğince tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı istisnalar dışında kimsenin vücut bütünlüğüne dokunulamaz ve rızası olmadan üzerinde tıbbi deneyler yapılamaz. Ancak kişinin bilincinin kapalı olduğu hayati tehlike durumlarında tıbbi müdahale yapılması bu kuralın doğal bir istisnasıdır.

    Anayasa yaşama hakkına ve vücut bütünlüğüne müdahale edilebilecek dört özel istisnai durum belirlemiştir. Bunlar meşru müdafaa yani nefsi müdafaa durumu, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması ve olağanüstü durumlarda yetkili merciin verdiği emrin uygulanmasıdır. Bu durumlarda devletin veya yetkili kişilerin müdahalesi hukuka uygun kabul edilir.

    Meşru müdafaa durumunda kişiye yönelik haksız bir saldırıyı ölçülü bir şekilde defetmek amacıyla karşı tarafa zarar verilmesi halinde kişi ceza almaz ve tazminat ödemez. Bu durum yaşama hakkına müdahalenin hukuki bir gerekçesidir.

    Zorla çalıştırılma yasağı yani angarya yasağı anayasal bir güvencedir. Kimse ücretsiz veya emeğinin karşılığı verilmeden zorla çalıştırılamaz. Ancak bu yasağın da bazı istisnaları mevcuttur. Olağanüstü hal, savaş veya seferberlik durumlarında, tutuklu ve hükümlülerin belirli şartlar altında çalıştırılmasında ve vatan hizmeti olan askerlik görevinde zorla çalıştırma hükümleri uygulanabilir. Önemli bir detay olarak çocuk ıslah evlerindeki çocukların hiçbir şekilde zorla çalıştırılamayacağı belirtilmiştir.

    Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bireyi keyfi gözaltı ve tutuklamalara karşı korur. Yakalanan veya tutuklanan bir kişi yol süresi hariç en geç 48 saat içinde hakim önüne çıkarılmalıdır. Eğer suç toplu olarak işlenmişse yani organize bir suç söz konusuysa bu süre 4 güne kadar uzayabilir. Olağanüstü hal durumlarında bu sürelerin daha da uzatılması mümkündür.

    Özel hayatın gizliliği hakkı kapsamında kimsenin özel yaşdıbına müdahale edilemez ve kişisel verileri paylaşılamaz. Konut dokunulmazlığı ise kişinin mahrem alanı olan evine veya iş yerine savcılık emri olmadan kolluk kuvvetlerinin girmesini engeller. Bu hak ile sosyal bir hak olan konut edinme hakkı birbirine karıştırılmamalıdır; konut dokunulmazlığı kişisel bir haktır.

    Haberleşme, yerleşme, seyahat, din ve vicdan gibi içinde hürriyet veya özgürlük kelimesi geçen haklar genel olarak kişisel haklar grubuna girer. Bunun tek istisnası sosyal haklar içinde yer alan çalışma ve sözleşme hürriyetidir.

    Yerleşme hürriyeti suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak amacıyla kanunla sınırlandırılabilir. Örneğin sit alanlarına bina yapılamaması bu sınırlandırmaya bir örnektir.

    Seyahat hürriyeti ise sadece suç soruşturması ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek amacıyla hakim kararıyla sınırlandırılabilir. Pandemi dönemindeki kısıtlamalar her ne kadar genelgelerle yapılmış olsa da olağan dönemde seyahat yasağı için hakim kararı şarttır.

    Din ve vicdan özgürlüğü mutlak bir haktır ve hiçbir şekilde sınırlandırılamaz. Kimse inancını açıklamaya zorlanamaz ve inancından dolayı kınanamaz. Ancak ibadet hürriyeti kamu düzenini, genel sağlığı veya güvenliği bozduğu durumlarda sınırlandırılabilir.

    Düşünce ve kanaat hürriyeti de mutlak bir haktır ancak düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti sınırsız değildir. Eğer açıklanan düşünce suç işlenmesine teşvik ediyor veya milli güvenliği tehlikeye atıyorsa devlet tarafından müdahale edilebilir.

    Bilim ve sanat hürriyeti her bireyin bilim ve sanatı öğrenme, öğretme, açıklama ve yayma hakkını ifade eder. Basın hürriyeti kapsamında ise basın sansür edilemez ve basım evi kurmak için devletten izin alınması gerekmez. Ancak radyo ve televizyon yayıncılığı için frekans izni alınması gerektiği belirtilmiştir.

    Dernek kurma hürriyeti de kişisel bir haktır ve önceden izin almadan gerçekleştirilebilir. Bir dernek en az 7 kişiyle kurulur ve kazanç paylaşma amacı güdemez. Sendika kurma hakkı ile dernek kurma hakkı karıştırılmamalıdır; sendika kurmak sosyal bir haktır.

    Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı sanılanın aksine siyasi bir hak değil, kişisel bir haktır. Bu hak izin almadan kullanılabilir ancak güvenliğin sağlanması ve yer belirlenmesi adına 48 saat önceden mülki idare amirliğine bildirimde bulunulması gerekir.

    Mülkiyet hakkı kişilerin taşınır veya taşınmaz mülk edinmesini sağlar. Bu noktada mülkiyet hakkı kişisel bir hakken, tarımı ve çiftçiyi korumaya yönelik olan toprak mülkiyeti sosyal bir hak olarak kabul edilir.

    Hak arama hürriyeti herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma hakkıdır. Kanuni hakim güvencesi ise hiç kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önünde yargılanamayacağını garanti eder. Bu, bir Türk vatandaşının nerede suç işlerse işlesin Türk mahkemeleri tarafından yargılanma hakkını ve güvencesini ifade eder.

    Son olarak ispat hakkı kişilerin kendilerine yöneltilen suçlamalar karşısında delil ve şahitlerle kendilerini savunma ve gerçeği ispat etme hakkını tanımlayan kişisel bir haktır.
    tümünü göster
  4. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 4 - temel hak ve hürriyetler: kişi hakları)

    Anayasanın suç ve ceza ile ilgili ilk maddesi kanunilik ilkesidir. Buna göre hiç kimse, işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz. Bir eylemin suç kabul edilebilmesi için mutlaka Türk Ceza Kanunu gibi yasal metinlerde tanımlanmış olması gerekir.

    Hakimler, kanunda suç olarak tanımlanmamış bir eylem için kendi görüşlerine göre veya örf ve adet hukukuna dayanarak ceza veremezler. Özel hukukta hakim hukuk yaratabilirken, ceza hukukunda bu durum kesinlikle yasaktır. Hakim önüne gelen kanuna bağlı kalmak zorundadır.

    Kanunilik ilkesine örnek olarak 1990'lı yıllardaki bilişim suçları verilmiştir. O dönemde internet üzerinden yapılan dolandırıcılıklar kanunda tanımlanmadığı için hakimler ceza verememiş ve beraat kararları çıkmıştır. Ancak günümüzde meclis tarafından yapılan yasal düzenlemelerle bu eylemler suç kapsdıbına alınmıştır.

    Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulabilir. Ceza hukukunda yaptırımlar hapis veya para cezası olabildiği gibi, güvenlik tedbirleri de olabilir. Güvenlik tedbirlerine örnek olarak suç aletine veya suçtan elde edilen paraya el konulması (özel müsadere) gösterilebilir.

    Sınavlarda çeldirici olarak kullanılan önemli bir nokta, ceza ve güvenlik tedbirlerinin sadece kanunla konulabileceğidir. Bu yaptırımlar cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya yönetmelikle belirlenemez; bu yetki sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir.

    Masumiyet karinesi ilkesine göre, bir kişinin suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar o kişi suçlu sayılamaz. Yargılama süreci devam ederken soruşturma evresindeki kişiye şüpheli (zanlı), kovuşturma yani mahkeme evresindeki kişiye ise sanık denir. Kişiye ancak hakim kesin hükmünü verdikten sonra suçlu veya mahkum denebilir.

    Hiç kimse kendisini veya kanuni yakınlarını suçlayıcı bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz. Bu ilke gereğince kişinin susma hakkı bulunmaktadır. Soruşturma aşamasında kişi avukatı gelene kadar ifade vermeyi reddedebilir.

    Tanıklıktan çekinme hakkı da bu kapsamdadır. Eğer bir kişinin yakını yargılanıyorsa, o kişi tanıklık yapmayı reddedebilir ve hakim bu kişiyi zorla şahitlik yaptırmaya zorlayamaz. Eğer zorla yaptırılırsa, bu durum üst mahkemeler tarafından bozma sebebi sayılır.

    Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez. Özel hayatın gizliliğini ihlal eden veya hukuka aykırı yollarla elde edilen ses kayıtları veya görüntüler mahkemede delil olarak sunulamaz. Aksine, bu delilleri sunan kişi hakkında özel hayatın gizliliğini ihlalden dava açılabilir.

    Hukuka aykırı delil yasağının istisnai durumları Yargıtay içtihatlarıyla belirlenmiştir. Eğer kişi bir tehdit veya mobbing altındaysa ve delil elde etmek için başka hiçbir alternatifi yoksa, alınan ses kayıtları bazı durumlarda kabul edilebilmektedir. Ancak bu genel bir kural değil, sadece zorunlu ve özel durumlar için geçerlidir.

    Ceza sorumluluğu şahsidir. Bu ilkeye göre bir suçu kim işlemişse sadece o kişi ceza alır; suçlunun ailesi veya yakınları bu suçtan dolayı sorumlu tutulamaz. Ancak suç delillerini yok eden, suçluyu kayıran veya yardım ve yataklık eden yakınlar kendi işledikleri bu fiillerden dolayı ayrıca yargılanabilirler.

    Cem Garipoğlu davası ceza sorumluluğunun şahsiliğine ve delil karartmaya bir örnektir. Asli fail cinayetten yargılanırken, anne ve babası delilleri yok ettikleri gerekçesiyle kendi eylemlerinden dolayı cezai işlemle karşılaşmışlardır.

    Hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz. Yani bir kişinin kira, alım-satım veya kredi gibi sözleşmeye dayalı bir borcunu ödeyememesi durumunda ona hapis cezası verilemez. Bu durumda sadece icra ve haciz işlemleri başlatılabilir.

    Borçtan dolayı hapis yasağının tek istisnası nafaka borcudur. Eğer bir kişi nafaka borcunu ödemezse, hakim bu kişiyi ödemeye zorlamak için üç aya kadar tazyik hapsi verebilir. Bu ceza borcun karşılığı değil, mahkeme kararını yerine getirmemekten kaynaklanan caydırıcı bir yaptırımdır.

    Anayasamıza göre ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez. Ölüm cezası yani idam 2001 yılında kanunlardan, 2004 yılında ise anayasadan tamamen çıkartılmıştır.

    Genel müsadere, devletin bir suç sebebiyle kişinin tüm mal varlığına el koymasıdır ve bu uygulama bizde yasaktır. Ancak özel müsadere serbesttir; yani sadece suça konu olan eşyaya, suç aletine veya suçtan elde edilen haksız kazanca el konulabilir.

    idare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Yani üniversite veya belediye gibi idari kurumlar kişiye hapis cezası veremez. Özgürlüğü bağlayıcı ceza verme yetkisi sadece bağımsız mahkemelere ve hakimlere aittir.

    idarenin hürriyeti kısıtlayıcı ceza verememesi kuralının tek istisnası Türk Silahlı Kuvvetleri iç hizmet kanunudur. Askeri disiplin suçlarında, nöbette uyumak veya izinsiz telefon kullanmak gibi durumlarda, kurum içi disiplin hapsi uygulamaları mevcuttur.

    Uluslararası Ceza Divanı'na taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere, bir vatandaş suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez. Bu kural Türkiye'nin kendi vatandaşını koruma prensibine dayanır.

    Mülkilik ilkesi gereğince, Türkiye sınırları içerisinde işlenen her suç, failin uyruğuna bakılmaksızın Türkiye'de yargılanır. Çünkü suçun işlendiği yerdeki kamu düzeni bozulmuştur. Türkiye'de suç işleyen bir yabancı, cezasını burada çektikten sonra ülkesine iade edilir.

    Uluslararası Ceza Divanı Hollanda'nın Lahey kentinde bulunur. Savaş suçları ve soykırım gibi insanlık suçları işlendiğinde ve ilgili devlet bu kişileri yargılamadığında bu divan devreye girer. Bu gibi uluslararası suçlar söz konusu olduğunda vatandaşın iade edilmeme kuralı istisna teşkil edebilir.

    Dersin sonunda sosyal ve ekonomik haklara kısa bir giriş yapılmıştır. Sosyal haklar devletin vatandaşa sağlaması gereken imkanları içeren, devletten talep edilebilen haklardır. Bu haklar bir sonraki dersin ana konusunu oluşturacaktır.
    tümünü göster
  5. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 5 - temel hak ve hürriyetler: sosyal ve ekonomik haklar)

    Sosyal ve ekonomik haklar literatürde pozitif statü hakları, ikinci kuşak haklar veya isteme hakları olarak adlandırılmaktadır. Bu haklar, sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak vatandaşların devletten talep edebileceği hizmetleri kapsar.

    Vatandaşlar devletten sağlık, eğitim, ulaşım ve konut gibi pek çok alanda hizmet isteyebilirler. Ancak anayasa bu konuda devlete bir esneklik tanımıştır. Devlet, sosyal ve ekonomik hakları ancak mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirmekle yükümlüdür. Eğer devletin kasasında yeterli ödenek yoksa, bu hakların karşılanması ertelenebilir veya kısıtlı tutulabilir.

    Ailenin korunması ve çocuk hakları toplumsal yapının temelidir. Anayasaya göre aile, Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ana ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar. Bu amaçla kurulan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bu hakların hayata geçirilmesinden sorumludur.

    Eğitim ve öğrenim hakkı hem bir hak hem de bir ödevdir. ilköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır. Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Eğitim hakkı fırsat eşitliği ilkesine dayanır ve cezaevindeki mahkumlar dahi bu haktan mahrum bırakılamaz.

    Kıyılardan yararlanma hakkı kapsamında deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır ve buralar kamusal alan sayılır. Bir işletme kıyıyı kiralasa bile vatandaşın denizden yararlanmasını engelleyemez.

    Toprak mülkiyeti, genel mülkiyet hakkından farklı olarak sosyal bir haktır. Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini sağlamak, erozyonu önlemek ve toprağı olmayan veya yetersiz olan çiftçiye toprak sağlamakla yükümlüdür.

    Kamulaştırma (istimlak), devletin kamu yararının gerektirdiği hallerde, karşılığını peşin ödemek şartıyla özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamdıbına veya bir kısmına el koymasıdır. Kamu yararı her zaman kişisel menfaatin üstündedir.

    Kamulaştırma bedeli normal şartlarda nakten ve peşin ödenir. Ancak tarım reformu, sulama projeleri, iskan projeleri, ormanların yetiştirilmesi, turizm ve büyük enerji projeleri gibi yüksek maliyetli işlerde ödeme taksitlendirilebilir. Taksit süresi en fazla 5 yıldır ve bu süreçte devletin uyguladığı en yüksek faiz oranı geçerli olur.

    Vatandaş kamulaştırma işlemine değil ama biçilen bedele itiraz edebilir. Bu durumda Asliye Hukuk Mahkemesine dava açılarak bedel tespiti ve iptali istenebilir. Hakimin belirlediği bedel üzerinden işlem tamamlanır.

    Devletleştirme, kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüslerin kamu yararı gerektirdiğinde devlet bünyesine katılmasıdır. Özelleştirme ise bunun tam tersi olarak, devletin elindeki işletme ve kurumların özel sektöre satılmasıdır.

    istimval kavramı kamulaştırma ile karıştırılmamalıdır. istimval, savaş veya olağanüstü hal gibi durumlarda devletin vatandaşın elindeki taşınır mallara (iş makinesi, araç vb.) geçici olarak el koymasıdır. Kamulaştırma taşınmazlar için, istimval taşınırlar içindir.

    Çalışma hakkı ve ödevi kapsamında devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek, çalışanları korumak ve işsizliği önlemek için gerekli tedbirleri alır. Çalışma hem bir hak hem de her vatandaşın milli gelire katkı sağlaması bakımından bir ödevdir.

    Dinlenme hakkı çalışanların anayasal bir hakkıdır. Ücretli hafta ve bayram tatili ile yıllık ücretli izin hakları anayasa ile güvence altına alınmıştır.

    Sendika kurma hakkı çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal haklarını korumak amacıyla önceden izin almaksızın sendika ve üst kuruluşlar kurabilmesini sağlar. Sendika kurmak sosyal bir haktır (dernek kurmak ise kişiseldir). işçiler aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olabilirken, memurlar sadece bir sendikaya üye olabilirler.

    Toplu iş sözleşmesi hakkı işçiler ve işverenler arasında çalışma şartlarını ve ücretleri düzenlemek için kullanılır. Eğer taraflar arasında uzlaşma sağlanamazsa Yüksek Hakem Kurulu devreye girer. Bu kurulun verdiği karar kesin olup yargı yolu kapalıdır.

    Toplu sözleşme hakkı memurlar ve diğer kamu görevlilerine 2010 yılında tanınmıştır. Devlet ile memur sendikaları arasında yapılan görüşmelerde uzlaşma olmazsa Kamu Görevlileri Hakem Kurulu son kararı verir. Bu karar da kesindir ve her iki tarafı bağlar.

    Grev hakkı, toplu iş sözleşmesi yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde işçilerin haklarını korumak için işi bırakmalarıdır. Lokavt ise işverenin, işçileri topluca işten uzaklaştırmasıdır. Grev hakkı 1961 anayasasıyla, lokavt ise 1982 anayasasıyla sisteme girmiştir.

    Ücrette adaletin sağlanması devletin görevidir. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun, adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgari ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ve ülkenin ekonomik durumu göz önünde bulundurulur.

    Sağlık, çevre ve konut hakları çerçevesinde herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, düşük gelirli grupların konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır (TOKi uygulamaları gibi).

    Sosyal güvenlik hakkı herkesin sahip olduğu bir haktır. Devlet bu güvenliği sağlayacak gerekli teşkilatı kurar. Ayrıca harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri, malul ve gaziler, sakatlar ve yaşlılar devlet tarafından özel olarak korunur.

    Tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması ile sanatın ve sanatçının desteklenmesi de devletin sosyal ödevleri arasında yer almaktadır.

    Son olarak, bazı sosyal haklarda devletin mali kaynak ayırma yükümlülüğü yoktur ve doğrudan müdahale etmez. Sendika kurma, toplu iş sözleşmesi yapma, grev ve lokavt gibi haklar taraflar arasındaki ilişkileri düzenler ve devlet burada sadece kural koyucu ve hakem rolündedir.
    tümünü göster
  6. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 6 - temel hak ve hürriyetler: siyasi haklar)

    Siyasi hak ve ödevler, literatürde aktif statü hakları veya katılma hakları olarak da adlandırılmaktadır. Bireyin siyasi hayata aktif olarak katılmasını sağladığı için bu isimle anılırlar. Bu haklar, koruyucu haklar olan kişi haklarından ve isteme hakları olan sosyal haklardan bu yönüyle ayrılır.

    Türk vatandaşlığı konusu anayasada genel bir çatı halinde düzenlenmiştir. Anayasaya göre Türk ana veya Türk babadan doğan çocuk Türk vatandaşıdır. Burada veya bağlacı çok kritiktir; yani anne ve babanın her ikisinin birden Türk olması şart değildir, sadece birinin Türk olması çocuğun vatandaşlık kazanması için yeterlidir.

    Anayasanın ilgili maddesine göre Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes türktür. Bu ifade, vatandaşlığın hukuki bir bağ olduğunu ve etnik köken gözetmeksizin bu bağla bağlı olanların Türk kabul edildiğini vurgular.

    Vatandaşlıktan çıkarma işlemi ancak anayasada belirtilen belirli şartlar altında gerçekleşebilir. Herhangi bir suç (cinayet, hırsızlık vb.) vatandaşlıktan çıkarılma sebebi değildir. Bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılabilmesi için devletin bölünmez bütünlüğüne aykırı bir fiil gerçekleştirmiş olması, örneğin savaş zamanında casusluk yapması veya anayasal düzeni yıkmaya çalışması gerekir.

    Vatandaşlıktan çıkarma kararı başkan tarafından verilir. Önemli bir hukuki güvence olarak, vatandaşlıktan çıkarma işlemine karşı yargı yolu asla kapatılamaz. Bu karara karşı iptal davası açılması hakkı anayasal bir zorunluluktur.

    Seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları, halkın yönetime katılımının temel araçlarıdır. Bu kapsamda uygulanan seçim ilkeleri anayasada açıkça belirtilmiştir.

    Genel oy ilkesi, dil, din, ırk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşların oy kullanma hakkına sahip olmasıdır. Türkiye'de bu ilke, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tam olarak verilmesiyle 1934 yılında tam anlamıyla hayata geçmiştir.

    Eşit oy ilkesi, her seçmenin tek bir oy hakkına sahip olması ve kimsenin oyuna bir ayrıcalık veya imtiyaz tanınmamasıdır. Vergi miktarı veya sosyal statü fark etmeksizin her vatandaşın oyu sandıkta aynı değerdedir.

    Tek dereceli seçim ilkesi, seçmenlerin temsilcilerini (milletvekili veya başkan) doğrudan kendilerinin seçmesidir. Arada delege veya başka bir aracı mekanizma bulunmaz. Bu sistem Türkiye'de 1946 yılından itibaren uygulanmaya başlanmıştır.

    Gizli oy ve açık sayım döküm ilkesi, seçimlerin şeffaflığı ve iradenin korunması için şarttır. Seçmen oyunu paravan arkasında gizlice kullanır, ancak oyların sayılması ve dökümü herkesin gözü önünde açık bir şekilde yapılır. Bu ilke anayasamıza 1950 yılında girmiştir.

    Serbest oy ilkesi, vatandaşın hiçbir baskı, tehdit veya zorlama altında kalmadan, tamamen kendi özgür iradesiyle oy kullanabilmesini ifade eder.

    Oy kullanmak Türkiye'de hem bir hak hem de bir ödevdir. 1987 yılında yapılan anayasa değişikliği ile oy kullanmak yasal bir zorunluluk haline getirilmiş ve ödev olarak tanımlanmıştır. Oy kullanmayanlara yönelik para cezası gibi yaptırımlar bulunsa da, bu durumun uygulanması devletin maliyet hesaplarına göre değişkenlik gösterebilir.

    Oy kullanabilmek için temel şartlar Türk vatandaşı olmak, 18 yaşını doldurmuş olmak ve seçmen kütüklerine kayıtlı olmaktır.

    Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları genel seçimlerde (milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimleri) oy kullanabilirler ancak yerel seçimlerde (belediye başkanlığı, muhtarlık vb.) oy kullanma hakları yoktur.

    Genel şartları taşısalar dahi bazı kişiler anayasa gereği sandık başına gidemez ve oy kullanamazlar. Bunlar silah altındaki er ve erbaşlar, askeri öğrenciler ve mümeyyiz olmayan (ayırt etme gücü bulunmayan) kişilerdir.

    Askerlik görevini meslek olarak yapan subay, astsubay ve uzman çavuşlar oy kullanabilirler; ancak zorunlu vatani görevini yapan er ve erbaşların oy kullanması yasaktır.

    Cezaevlerindeki durum ise suçun niteliğine ve hukuki statüye göre değişir. Kasıtlı bir suçtan dolayı hakkında kesinleşmiş hüküm (mahkumiyet) bulunan ve cezaevinde olan kişiler oy kullanamazlar. Ancak cezası bitip salıverilenler tekrar oy kullanma hakkını kazanırlar.

    Taksirli suçlardan (isteyerek olmayan, dikkatsizlik sonucu işlenen suçlar) hükümlü olanlar cezaevinde olsalar dahi oy kullanabilirler.

    Tutuklular, yani hakkındaki yargılama süreci devam eden ve henüz suçluluğu kesinleşmemiş kişiler, hangi suçtan (kasıtlı veya taksirli) tutuklu olurlarsa olsunlar cezaevinde kurulan sandıklarda oy kullanma hakkına sahiptirler. Bu durum masumiyet karinesinin bir sonucudur.
    tümünü göster
  7. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 7 - temel hak ve hürriyetler - seçimler ve ysk)

    Seçimlerin yargı denetiminde yapılması anayasal bir şarttır ve bu denetimi gerçekleştiren kurum Yüksek Seçim Kurulu yani YSK'dır.

    YSK anayasal bir kuruluştur ancak bir yüksek mahkeme değildir. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi gibi yüksek mahkemelerden bu yönüyle ayrılır.

    Kurulun temel görevi, anayasa gereği bütün seçimlerin gözetim ve denetimini yapmaktır. Bu kapsamda genel seçimler, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve referandumlar YSK'nın yetki alanındadır.

    YSK'nın görev ve yetkileri kanunla düzenlenir. il ve ilçe seçim kurullarının oluşmasını sağlar, seçimle ilgili her türlü yolsuzluk ve şikayeti dinleyerek karara bağlar.

    Çok önemli bir teknik detay olarak YSK, anayasanın yargı bölümünde değil, yasama bölümünde düzenlenen bir idari birimdir. Sınavlarda en çok bu noktadan yanıltma yapılabilmektedir.

    Kurul toplamda 11 üyeden oluşur. Bu üyelerin 7 tanesi asıl, 4 tanesi ise yedek üyedir.

    Üyelerin seçimi yüksek yargı organlarından yapılır. 11 üyenin 6'sı Yargıtay tarafından, 5'i ise Danıştay tarafından kendi üyeleri arasından seçilir. Bu kişiler birinci sınıfa ayrılmış hukukçulardır.

    YSK başkanı kurulun kendi üyeleri arasından gizli oyla seçilir. Yani ne başkan ne de üyeler başkan tarafından seçilmezler.

    Üyelerin görev süresi 6 yıldır. Görev süresi dolan bir üyenin tekrar seçilmesi mümkündür.

    YSK'nın altın kuralı olarak nitelendirilen en önemli özelliği, verdiği kararlara karşı yargı yolunun kapalı olmasıdır. Kurulun verdiği kararlara karşı Anayasa Mahkemesi'ne veya başka herhangi bir mahkemeye itiraz edilemez.

    YSK kararlarına karşı gidilebilecek tek yer yine YSK'nın kendisidir. Bir karara itiraz edildiğinde kurul bunu tekrar inceler ve verdiği son karar artık kesinleşmiş olur. Buna örnek olarak geçmişte Mansur Yavaş'ın seçim itirazının Anayasa Mahkemesi tarafından yetkisizlik nedeniyle reddedilmesi ve istanbul seçimlerinin iptali kararı verilebilir.

    Türkiye'de 81 il olmasına rağmen toplam 87 tane seçim bölgesi bulunmaktadır.

    Seçim bölgeleri nüfus yoğunluğuna göre belirlenir. Bu çerçevede istanbul ve Ankara 3 seçim bölgesine, izmir ve Bursa ise 2 seçim bölgesine ayrılmıştır. Diğer iller tek bir seçim bölgesi olarak kabul edilir.

    Siyasi partilerin mecliste temsil edilebilmesi için aşmaları gereken ülke geneli seçim barajı yüzde 10'dan yüzde 7'ye düşürülmüştür.

    Yüzde 7'lik baraj yönetimde istikrar ilkesi gereği uygulanmaktadır. Genel seçimlerde ülke çapında oyların toplamı yüzde 7 ve üzerinde olan partiler milletvekili çıkarabilmektedir.

    Sonuç olarak YSK, yüksek mahkeme olmayan, üyeleri Yargıtay ve Danıştay'dan gelen, başkanı kendi içinden seçilen, kararları kesin olan ve anayasanın yasama bölümünde yer alan bir seçim denetim organıdır.
    tümünü göster
  8. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 8 - temel hak ve hürriyetler - seçimler)

    Genel seçimler, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyeleri ile Cumhurbaşkanının aynı gün seçildiği seçim türüdür ve kural olarak 5 yılda bir gerçekleştirilir. En son 2023 yılında yapılan bu seçimlerde halk sandık başına giderek hem 600 milletvekilini hem de Cumhurbaşkanını seçmiştir; bir sonraki normal seçim tarihi ise 2028 yılıdır.

    Anayasada seçimlerin yenilenmesi başlığı altında düzenlenen erken seçim kararı, 5 yıllık yasama dönemi dolmadan seçimlerin öne alınması anldıbına gelir. Bu kararı alma yetkisi sadece iki organa verilmiştir: Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) gibi kurumların seçimleri yenileme veya erken seçim kararı alma yetkisi bulunmamaktadır.

    Meclisin erken seçim kararı alabilmesi için üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu olan 360 milletvekilinin kabul oyu vermesi şarttır. Bu nitelikli bir çoğunluktur ve siyasi partilerin bu sayıya ulaşmak için genellikle uzlaşması gerekir. Cumhurbaşkanı ise hiçbir makamın onayına ihtiyaç duymadan ve herhangi bir gerekçe göstermeksizin tek başına seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

    Meclis veya Cumhurbaşkanı tarafından alınan erken seçim kararı, resmiyet kazanması için 48 saat içinde Resmi Gazete'de yayımlanmak zorundadır. Seçimin yapılacağı tarih ise kararın alınmasından itibaren 60 günü takip eden ilk pazar günü olarak belirlenmiştir. Erken seçim kararı alındığında hem Meclis hem de Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır; bu durum Cumhurbaşkanının kendi görev süresini de kısaltması anldıbına gelebilir.

    Seçimlerin ertelenmesi veya geriye bırakılması, erken seçimin aksine seçimlerin daha ileri bir tarihe atılmasıdır. Bu yetki anayasa tarafından sadece TBMM'ye verilmiştir ve Cumhurbaşkanının seçimleri erteleme yetkisi yoktur. Seçimlerin ertelenebilmesi için anayasada belirtilen tek geçerli sebep savaş durumudur; doğal afet, salgın hastalık veya deprem gibi durumlar seçimlerin ertelenmesi için yasal bir gerekçe oluşturmaz.

    Savaş sebebiyle seçimlerin ertelenmesi kararı meclis tarafından bir yıllığına alınır. Eğer savaş durumu devam ederse, meclis her defasında birer yıl olmak üzere bu süreyi uzatabilir. Erteleme kararı için mecliste basit çoğunluk, yani toplantıya katılanların salt çoğunluğunun evet demesi yeterlidir.

    Yerel seçimler veya teknik adıyla mahalli idareler seçimleri de 5 yılda bir yapılır. Bu seçimlerde belediye başkanları, il genel meclis üyeleri ve mahalle muhtarları seçilir. Seçim kanununa göre, maliyet ve külfeti azaltmak amacıyla dahi olsa yerel seçimler ile genel seçimlerin birleştirilmesi yasaktır; her iki seçim türü de kendi takviminde ayrı ayrı yapılmalıdır.

    Ara seçim, meclisteki 600 milletvekili arasında ölüm veya istifa gibi nedenlerle boşalan sandalyeleri doldurmak için yapılan istisnai bir seçim türüdür. Ara seçimin amacı, eksilen sandalye sayısını tamamlayarak temsil gücünü korumaktır. Ara seçimle ilgili anayasada üç temel kural bulunmaktadır: Bir yasama döneminde sadece bir kez ara seçim yapılabilir, genel seçimlerin üzerinden 30 ay geçmeden ara seçime gidilemez ve genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamaz.

    Ara seçim kurallarının çok kritik istisnaları mevcuttur. Meclisteki boşalan sandalye sayısı üye tam sayısının yüzde beşine, yani 30 milletvekiline ulaşırsa, ilk 30 aylık yasak süresi beklenmeksizin ara seçim yapılması zorunludur. Ancak genel seçimlere bir yıl kala yüzde beşlik boşalma olsa dahi ara seçim yapılmaz.

    Diğer bir önemli istisna ise bir ilin veya seçim çevresinin mecliste hiç temsilcisinin kalmaması durumudur. Eğer bir ili temsil eden tüm milletvekilleri ölür veya istifa ederse, hem ilk 30 aylık sürede hem de son bir yıllık sürede bakılmaksızın o ilde ara seçim yapılması anayasal bir zorunluluktur. Bu durumda sadece o seçim çevresindeki vatandaşlar sandığa gider.

    Ara seçim kararı meclis tarafından basit çoğunlukla alınır ve seçim süreci diğerlerinden farklı olarak 90 günü takip eden ilk pazar günü gerçekleştirilir. 90 günlük bu süre, ÖSYM sorularında ara seçimi ayırt etmek için kullanılan teknik bir detaydır.

    Son olarak, seçimlerde yarışan tüzel kişilikler olan siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partilerin kuruluşu, işleyişi ve kapatılma süreçleri, seçim sisteminin ve demokratik yapının devamlılığını sağlayan diğer önemli başlıkları oluşturmaktadır.
    tümünü göster
  9. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 9 - temel hak ve hürriyetler - siyasi partiler)

    Siyasi partiler demokratik hayatın canlı kalması ve çok sesliliğin sağlanması adına anayasa tarafından vazgeçilmez unsurlar olarak tanımlanmaktadır. Bu yapılar hukuki statü olarak birer tüzel kişiliğe sahiptir.

    Siyasi partilerin en dikkat çekici özelliklerinden biri kuruluş aşamasında kimseden izin alma zorunluluğunun bulunmamasıdır. Herhangi bir makamdan icazet almadan, sadece bildirim usulüyle kurulabilirler.

    Bir siyasi partinin kurulabilmesi için en az 30 Türk vatandaşının, yani gerçek kişinin bir araya gelmesi yeterlidir. Bu kişiler bir araya gelerek içişleri Bakanlığına bildirimde bulundukları anda parti tüzel kişilik kazanmış sayılır.

    Siyasi partilere üye olma ve ayrılma hakkı anayasal bir haktır. Ancak bir kişi aynı anda birden fazla siyasi partiye üye olamaz; her vatandaşın en fazla bir parti üyeliği bulunabilir.

    Siyasi partiye üye olabilmek için genel şartlar mevcuttur. Kişinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması, 18 yaşını doldurmuş olması ve medeni hakları kullanma ehliyetine sahip olması gerekir. Yani kısıtlı olmayan ve fiil ehliyeti bulunan her reşit vatandaş bir partiye üye olabilir.

    Anayasa, görevleri gereği tarafsız kalması gereken bazı meslek gruplarının siyasi partilere üye olmasını kesinlikle yasaklamıştır. Bu grupların başında hakimler ve savcılar ile yüksek yargı mensupları gelmektedir. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi kurumlarda görev yapanların siyasetle bağı olamaz.

    Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çalışan askerler ve mensuplar da siyasi partilere üye olamazlar. Askeriyenin siyaset dışı tutulması temel bir anayasal ilkedir.

    Kamu görevlileri ve memurlar için de üyelik yasağı söz konusudur. 657 sayılı kanuna tabi bir memur, fiilen görevde olduğu sürece siyasi faaliyet yürütemez ve partilere üye olamaz. Ancak işçi statüsünde çalışan kamu görevlileri bu yasağın dışındadır; onlar siyasi partilere üye olabilirler.

    Eğitim hayatındaki bireyler için ayrım yapılmıştır. Yükseköğretim öncesi öğrenciler, yani lise ve dengi okul öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar. Burada öğrencinin yaşı 18'i geçmiş olsa bile, lise öğrencisi statüsünde olması üyelik engeli teşkil eder.

    Üniversite öğrencileri ise 18 yaşını doldurmuş olmak kaydıyla siyasi partilere üye olabilir ve aktif siyaset yapabilirler. Bu durum üniversite gençliğinin siyasete katılımını desteklemek amacıyla düzenlenmiştir.

    Akademisyenler, yani yükseköğretim elemanları için özel bir kural vardır. Profesör, doçent veya doktor öğretim üyesi olan kişiler siyasi partilere üye olabilirler ancak sadece partilerin merkez karar ve yönetim organlarında görev alabilirler. Bu kişilerin partilerin il veya ilçe gibi taşra teşkilatlarında görev yapmaları yasaktır.

    Yükseköğretim kanunundan kaynaklanan bir kısıtlama olarak, üniversitelerin idari başında bulunan rektör ve dekanların siyasi partilere üye olmaları, tarafsızlıklarını korumaları adına mümkün değildir.

    Serbest çalışan avukatlar bir baroya kayıtlı olsalar dahi siyasi partilere üye olabilirler. Hakim ve savcılardan farklı olarak avukatların siyasi kimliklerini belli etmelerinde yasal bir engel bulunmamaktadır.

    Siyasi partilerin kapatılma süreci, devletin temel yapısını korumak amacıyla sıkı kurallara bağlanmıştır. Bir partinin devletin bölünmez bütünlüğüne aykırı faaliyetlerin odağı haline gelmesi, laik cumhuriyet ilkelerine ters düşmesi veya suç işlenmesini teşvik etmesi kapatma davası açılmasına neden olur.

    Siyasi partiler hakkında kapatma davasını açmaya yetkili tek kişi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısıdır. Savcı, hazırladığı iddianame ile davayı açar ancak kendisi partiyi kapatamaz.

    Kapatma davasına bakmaya ve karara bağlamaya yetkili olan tek mahkeme Anayasa Mahkemesidir. Anayasa Mahkemesi dışında hiçbir yargı mercii bir siyasi partiyi kapatma yetkisine sahip değildir. Mahkeme bu davaya savcının başvurusu üzerine bakar; kendi kendine resen dava açma yetkisi yoktur.

    Anayasa Mahkemesi önüne gelen dosyada partiyi tamamen kapatmak zorunda değildir. Kapatma kararı yerine, daha hafif bir yaptırım olan devlet yardımından kısmen veya tamamen mahrum bırakma cezası da verebilir.

    Bir siyasi partinin devletten hazine yardımı alabilmesi için genel seçimlerde en az yüzde 3 oy oranına ulaşması gerekir. Bu, meclise girmek için gereken yüzde 7'lik ülke barajından farklı bir orandır.

    Siyasi partinin kapatılmasına veya devlet yardımından mahrum bırakılmasına karar verilebilmesi için Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden en az üçte ikisinin, yani 10 üyenin aynı yönde oy kullanması şarttır. Bu nitelikli çoğunluk, partilerin kapatılmasını zorlaştıran bir güvencedir.

    Anayasal bir kural olarak, kapatılan bir siyasi parti başka bir isim altında tekrar kurulamaz. Bu madde, aynı kadroların ve aynı tüzüğün sadece isim değiştirerek faaliyetlerine devam etmesini engellemeyi amaçlar.

    Siyasi partilerin finansmanı konusunda çok sert yasaklar mevcuttur. Bir siyasi parti yurt dışından, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan veya yabancı tüzel kişilerden asla mali yardım alamaz.

    Eğer bir siyasi partinin yurt dışından yardım aldığı tespit edilirse, Anayasa Mahkemesi başka hiçbir seçenek değerlendirmeksizin doğrudan kapatma kararı verir. Bu durumda devlet yardımından mahrum bırakma gibi hafifletici cezalar uygulanamaz.

    Partiler yurt içinden aidat, bağış ve hibe gibi yöntemlerle mali destek alabilirler ancak asla ticaret yapamazlar. Şirket kurmaları veya ticari kazanç elde etmeye yönelik faaliyetlerde bulunmaları yasaktır.

    Siyasi partilerin mali denetimi doğrudan Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır. Anayasa Mahkemesi bu denetimi gerçekleştirirken uzmanlık ve teknik destek almak amacıyla Sayıştaydan faydalanır. Ancak denetim raporunu onaylayan ve karara bağlayan kurum yine Anayasa Mahkemesidir.

    Bir siyasi parti kapatıldığında, oradaki milletvekillerinin üyeliği otomatik olarak düşmez. 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile milletvekilliğinin bu yolla düşürülmesi uygulamasına son verilmiştir.

    Siyasi partinin kapatılmasına sözleri veya eylemleriyle bizzat sebep olan parti yöneticileri ve üyelerine beş yıl süreyle siyaset yasağı getirilir. Bu kişiler beş yıl boyunca bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi veya denetçisi olamazlar.

    Siyaset yasağı alan bir milletvekili meclisteki görevine bağımsız olarak devam edebilir veya belediye başkanı gibi yerel görevlere seçilebilir; yasak sadece bir siyasi parti çatısı altında faaliyet göstermeyi kapsar.
    tümünü göster
  10. (emrah vahap karaca r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
    (video 10 - temel hak ve hürriyetler - siyasi haklar)

    Siyasi hak ve ödevler başlığı altında ilk olarak kamu hizmetlerine girme hakkı ele alınmaktadır. Bu hak, vatandaşların memur olabilmesini sağlayan bir siyasi haktır ve anayasaya göre sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına tanınan bir haktır.

    Mal bildiriminde bulunma konusu, bir haktan ziyade siyasi bir ödev olarak tanımlanmaktadır. Devlet memurlarının belirli dönemlerde sahip oldukları mal varlığını beyan etmeleri zorunludur. Bu uygulamanın temel amacı, memurun aldığı maaş ile edindiği mal varlığı arasında bir tutarsızlık olup olmadığını denetlemek, rüşvet veya haksız kazanç gibi durumların önüne geçmektir. Mal bildirimi rutin olarak sonu 0 ve 5 ile biten yıllarda gerçekleştirilir.

    Vatan hizmeti yani askerlik, Türkiye Cumhuriyeti erkek vatandaşları için anayasada hem bir hak hem de bir ödev olarak nitelendirilmektedir. Bu hizmetin zorunlu olduğu ve vatan borcu olarak kabul edildiği belirtilmektedir.

    Vergi ödevi, sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak vatandaşların mali güçlerine göre ödemekle yükümlü oldukları siyasi bir ödevdir. Vergi koyma, değiştirme veya kaldırma yetkisi sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne aittir ve bu işlemler mutlaka kanunla yapılmalıdır. Cumhurbaşkanının sıfırdan bir vergi koyma yetkisi yoktur; sadece kanunla belirlenen alt ve üst sınırlar dahilinde vergilerde oransal oynama yapma yetkisine sahiptir.

    Dilekçe hakkı, vatandaşların kendileriyle veya kamuyla ilgili dilek ve şikayetlerini yetkili makamlara iletebilmesini sağlar. Yabancı uyruklu kişiler de Türkiye'de dilekçe hakkından yararlanabilirler ancak bunun için mütekabiliyet yani karşılıklılık esası şarttır. Eğer yabancının kendi ülkesi Türk vatandaşlarına bu hakkı tanıyorsa, Türkiye de o ülke vatandaşına bu hakkı tanır.

    Bilgi edinme hakkı ve kamu denetçisine başvurma hakkı, 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile sisteme dahil edilen en yeni siyasi haklardır. Bilgi edinme hakkı, vatandaşların devletin yaptığı işlemlerin gerekçesini veya sonucunu sorgulayabilmesine imkan tanır. Yabancılar da kanuni düzenlemeler çerçevesinde karşılıklılık esasıyla bu haktan faydalanabilir.

    Kamu denetçisine başvurma hakkı (Ombudsmanlık), idarenin işleyişiyle ilgili şikayeti olan vatandaşların mahkemeye gitmeden önce başvurabilecekleri bir yoldur. Bu kurumun temel amacı, idari yargının iş yükünü azaltmak ve sorunları uzlaşma yoluyla çözmektir. Kamu denetçisinin verdiği kararlar bağlayıcı değildir ve bu yola başvuran kişinin mahkemeye gitme hakkı her zaman saklıdır.

    Kamu Denetçiliği Kurumu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne bağlı olarak faaliyet gösterir. Kurumun başındaki kişi olan Kamu Başdenetçisi, TBMM tarafından gizli oyla ve dört turlu bir seçimle 4 yıllığına seçilir. Bu seçim usulü, meclis başkanının seçim usulüyle birebir aynıdır.

    Anayasada bazı haklar hem bir hak hem de bir ödev olarak sınıflandırılmıştır. Bunlar arasında eğitim ve öğretim hakkı, askerlik hizmeti, çalışma hakkı, çevreyi koruma ödevi ve oy kullanma işlemi yer almaktadır. Buna karşın mal bildirimi ve vergi ödemek sadece birer ödevdir.

    Anayasa gereği önceden izin almaksızın yapılabilecek bazı faaliyetler de siyasi ve sosyal yaşam için önemlidir. Sendika kurma, dernek kurma, basımevi ve yayınevi açma, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme ile siyasi parti kurma işlemleri için herhangi bir makamdan izin alınması gerekmez; bildirimde bulunulması yeterlidir.

    Hakların genel sınıflandırılmasına dair yapılan pratikte; mülkiyet hakkı, dernek kurma, basımevi kurma, toplantı ve gösteri yürüyüşü, angarya yasağı, konut dokunulmazlığı, yerleşme ve seyahat hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, hak arama hürriyeti, kanuni hakim güvencesi ve ispat hakkı gibi başlıklar kişi hak ve ödevleri (koruyucu haklar) kapsamında değerlendirilmektedir.

    Sosyal ve ekonomik haklar (isteme hakları) içerisinde ise toprak mülkiyeti, sendika kurma, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt hakları, ailenin korunması, ücrette adaletin sağlanması, çalışma şartlarının düzenlenmesi ve konut hakkı yer almaktadır. Çalışma ve sözleşme hürriyeti, isminde hürriyet geçmesine rağmen sosyal haklar kategorisindeki tek istisnadır.

    Siyasi haklar (katılma hakları) grubunda ise Türk vatandaşlığı, seçme ve seçilme, siyasi faaliyette bulunma, siyasi parti kurma veya üye olma, vergi ödevi, askerlik, kamu hizmetine girme, dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakları bulunmaktadır. Konut dokunulmazlığı bir kişi hakkıyken, konut edinme hakkının sosyal bir hak olduğu vurgulanarak karıştırılmaması gerektiği belirtilmiştir.
    tümünü göster