(bülent tanık r.a. videolarından not olarak çıkarılmıştır)
(video 1 - öğrenme nedir?)
Öğrenme psikolojisi dersinin başlangıcında öncelikle bu ders kapsamında ele alınacak konular ve kuramlar genel hatlarıyla tanıtılmaktadır. Davranışçı kuramlar başlığı altında Pavlov, Skinner, Watson, Guthrie ve Thorndike gibi isimlerin yaklaşımları incelenirken, bilişsel davranışçı kuramlar içinde Tolman ve Bandura'nın çalışmaları ele alınacaktır. Son aşamada ise Gestalt kuramı ve Gagne'nin bilgi işleme kuramı gibi bilişsel süreçlere odaklanan yaklaşımlar üzerinde durulacaktır.
Öğrenmenin en genel ve bilimsel tanımı, bir organizmanın davranışlarında yaşantı yoluyla oluşan, kalıcı ya da izli olan değişimlerdir. Bu tanımdaki üç temel unsur olan yaşantı, kalıcılık ve değişim kriterleri bir sürecin öğrenme olup olmadığını belirler.
Her davranış değişikliği bir öğrenme değildir. Örneğin alkol veya uyarıcı maddelerin etkisiyle ortaya çıkan, hastalık veya yorgunluk nedeniyle görülen geçici değişimler öğrenme kabul edilmez. Çünkü bu durumlar kalıcı değildir; alkolün etkisi geçince veya kişi dinlenince davranış eski haline döner.
Doğuştan gelen refleksler, içgüdüler veya homeostatik denge davranışları da öğrenme değildir. Bunun temel sebebi bu davranışların yaşantı yoluyla değil, genetik mirasla hazır olarak gelmesidir. Yaşantı doğumla başlarken, bu özellikler doğum anında zaten mevcuttur.
Davranış kavramı, bir organizmanın her türlü etkinliğini ifade eder. Bir eylemin davranış olması için mutlaka bilinçli olması veya dışarıdan görülmesi şart değildir. Yürümek veya yazmak gibi dışarıdan gözlenebilen eylemlere açık davranış, rüya görmek veya düşünmek gibi dışarıdan fark edilemeyen süreçlere ise kapalı davranış denir.
Davranışlar temel olarak üç grupta sınıflandırılır. Bunlar doğuştan gelen davranışlar, geçici davranışlar ve öğrenilmiş davranışlardır. Doğuştan gelen ve geçici olanlar, öğrenilmemiş davranışlar kategorisine girer.
Refleks ve içgüdü arasındaki farkları bilmek önemlidir. Refleksler türe özgü değildir, yani birçok canlı türünde benzer şekilde görülür; örneğin göz kırpma veya nefes alma böyledir. içgüdü ise sadece o türe özgüdür; örümceğin ağ örmesi veya arının altıgen petek yapması buna örnektir.
Reflekslerde dışsal bir uyarıcı belirgindir ve davranış bir veya birkaç kas hareketiyle gerçekleşen basit bir yapıdadır. Ayrıca refleksler belirli bir süre ertelenebilir; örneğin nefesimizi bir süre tutabiliriz. içgüdüler ise çok daha karmaşık bir davranış örüntüsüdür, ertelenemezler ve uyarılma genellikle organizmanın içinden gelir.
içgüdülerin temel amacı türün devamlılığını sağlamaktır, reflekslerin amacı ise organizmanın o anki varlığını korumaktır. Bilimsel olarak insanda içgüdü yoktur; çünkü insan türünü devam ettirmek için biyolojik bir zorunluluğa değil, aklına ve zekasına ihtiyaç duyar.
Annelik gibi davranışlar tam anlamıyla bir içgüdü değil, hormonların etkisiyle ortaya çıkan içgüdüsel davranışlardır. Bir eylemin içgüdü olması için o türün tüm üyelerinde aynı şekilde görülmesi gerekir ancak insanlarda çocuk istemeyen veya çocuğuna zarar veren bireylerin olması bunun biyolojik bir içgüdü olmadığını gösterir.
Homeostatik davranışlar vücudun iç dengesini koruma çabasıdır. Vücut ısısının ayarlanması için terlemek veya titremek, kan basıncının dengelenmesi için su veya tuz ihtiyacı hissetmek bu denge arayışının sonuçlarıdır. Bunlar da öğrenme değil, metabolik tepkilerdir.
Geçici davranışlar başlığında uyuşturucu ve alkol gibi maddelerin etkisi detaylandırılmaktadır. Bağımlılık yapan maddeler beyindeki nöronlar arasındaki doğal ödül mekanizmasını taklit ederek bu yapıyı aşındırır. Bu aşınma nedeniyle kişi aynı hazzı almak için her seferinde daha fazla maddeye ihtiyaç duyar. Bağımlılığın biyolojik bir tedavisi yoktur, sadece bağımlılıkla yaşamayı öğrenmek mümkündür.
Sakatlık durumlarında ortaya çıkan doğrudan sonuçlar öğrenme değildir. Örneğin sağ kolu kırılan birinin yazı yazamaması geçici bir durumdur. Ancak bu kişinin sağ kolu iyileşene kadar sol eliyle yazmayı denemesi ve başarması bir öğrenmedir; çünkü bu yeni beceri kalıcı bir iz bırakır ve ileride ihtiyaç duyulduğunda daha kolay sergilenir.
Bir davranışın öğrenme olup olmadığını anlamanın en pratik yolu yeni doğmuş bebek testidir. Yeni doğmuş bir bebeğe o uyarıcıyı sunduğumuzda bebek tepki veriyorsa o davranış doğuştan geliyordur. Eğer bebek tepki vermiyor ama biz veriyorsak bu öğrenilmiştir.
Yüzün kızarması örneği üzerinden gidersek; soğukta kalan bebeğin yüzü kızarır, bu doğuştan gelen doğal bir tepkidir. Ancak yalan söylediği için veya sevdiği birini gördüğü için yüzü kızaran birinin bu tepkisi öğrenilmiştir; çünkü bebek yalanın ne olduğunu veya o kişinin özel bir anlamı olduğunu henüz bilmez.
Ağzın sulanması veya salya tepkisi de benzerdir. Dile bir yiyecek değdiğinde ağzın sulanması bir reflekstir ve öğrenilmemiştir. Ancak limonu görünce veya adını duyunca ağzın sulanması, o nesnenin ekşi olduğu bilgisinin daha önceki yaşantılarla kazanıldığını gösterir, yani öğrenilmiştir.
Klasik bir deney olan köpeğin zil sesine salya akıtması tam bir öğrenme örneğidir. Yeni doğmuş bir köpek zil sesine tepki vermez; zil sesiyle yiyecek arasında bir bağ kurduğunda bu tepkiyi vermeye başlar.
Annesinin kokusunu alan bir bebeğin rahatlaması da sanılanın aksine doğuştan gelen bir özellik değildir. Bebek, annesinin kokusunu karnının doyması, gazının çıkarılması ve sıcaklık gibi rahatlatıcı eylemlerle ilişkilendirdiği için bu kokuya karşı bir tepki geliştirir. Bu, bebeğin ilk yaşantılarıyla kazandığı bir klasik koşullanma örneğidir.
Sonuç olarak bir tepkiyi öğrenilmiş kılan şey tepkinin kendisi değil, o tepkinin hangi uyarıcı karşısında ve hangi süreçle ortaya çıktığıdır. Midesi bulanan birinin bu durumu bozuk bir gıdadan kaynaklanıyorsa doğal bir tepkidir, ancak sadece bozuk bir yemeği gördüğü için midesi bulanıyorsa bu öğrenilmiş bir tiksinti tepkisidir.
tümünü göster