Büyük Uyanış, 18. yüzyılın ortalarında Amerikan kolonilerinde hüküm süren o "donuk" dini havayı dağıtan bir fırtınaydı. O döneme kadar din, toplumu kontrol altında tutan, kuralları ingiltere’deki hiyerarşi tarafından belirlenen ve sadece eğitimli seçkinlerin (elitlerin) yorumlayabildiği bir mekanizmaydı. Ancak George Whitefield ve Jonathan Edwards gibi isimler sahneye çıktığında, bu mekanizmayı halkın eline verdiler. Edwards’ın vaazları, insanlara "kurtuluşun" bir kilise üyeliği kartıyla değil, kalpteki o sarsıcı pişmanlıkla geleceğini fısıldıyordu. Bu, dini bilginin tekelini rahiplerden alıp sıradan çiftçiye, ayakkabıcıya ve hatta köleye devretmekti.
Bu süreçte yaşanan en büyük değişim, "bireysel egemenlik" fikrinin tohumlarının atılmasıydı. Eğer bir birey, ebedi kurtuluşu için bir piskoposa veya kralın tayin ettiği bir din adamına ihtiyaç duymuyorsa, neden dünyevi işleri için mutlak bir monarka ihtiyaç duysun? Hareket, koloniler arasındaki o kalın duvarları da yıktı. Massachusetts’teki bir balıkçı ile Georgia’daki bir çiftçi, hayatlarında ilk kez aynı duygusal deneyimi paylaştılar. Bu, "Amerikalı" kimliğinin oluşmasındaki ilk sosyal tutkaldı. insanlar artık kendilerini sadece bir ingiliz tebaası olarak değil, ortak bir ruhani kaderi paylaşan yeni bir topluluk olarak görmeye başladılar.
Büyük Uyanış Tek Başına Yeterli miydi?
Gelelim can alıcı soruya: Amerikan zihniyet devrimini tetikleyen şey gerçekten sadece bu dini uyanış mıydı? Cevap, hem evet hem hayır. Büyük Uyanış, halkın duygularını ve cesaretini harekete geçirdi; ancak bu cesaretin oturacağı bir mantık çerçevesine ve ekonomik bir itici güce de ihtiyaç vardı.
Büyük Uyanış’ı bir "yangın" olarak düşünürsek, bu yangının yayılması için gereken oksijeni Aydınlanma (Enlightenment), odunları ise ingiltere’nin ekonomik baskıları sağladı. Din halkı birleştirdi ama John Locke’un "sosyal sözleşme" teorileri bu birliğe bir amaç verdi. Büyük Uyanış olmasaydı, devrim sadece birkaç entelektüelin (Jefferson, Adams, Franklin) odalarında tartıştığı bir teori olarak kalabilirdi. Öte yandan, sadece Büyük Uyanış olsaydı, hareket siyasi bir devrime dönüşmek yerine sadece bir dizi yeni tarikatın doğuşuyla sınırlı kalabilirdi.
Amerikan zihnini "ingiliz tebaası" olmaktan çıkarıp "özgür vatandaş" olmaya iten diğer devasa taşlar şunlardır:
Aydınlanma ve Rasyonalizm: Büyük Uyanış kalbe hitap ederken, Aydınlanma akla hitap ediyordu. John Locke’un "yaşam, özgürlük ve mülkiyet" hakları hakkındaki fikirleri, Amerikalılara otoritenin Tanrı’dan değil, halkın rızasından geldiğini öğretti. Bu, Büyük Uyanış’ın "bireysel kurtuluş" fikrinin siyasi izdüşümüydü.
"Salutary Neglect" (Faydalı ihmal) Dönemi: ingiltere, uzun yıllar kolonileri kendi hallerine bıraktı. Bu dönemde Amerikalılar kendi meclislerini kurdular, kendi vergilerini topladılar ve kendi kendilerini yönetmeye alıştılar. ingiltere 1760'larda geri gelip "şimdi otoriteyi tekrar ele alıyorum" dediğinde, Amerikalılar zaten ergenliğini bitirmiş ve kendi evini yönetmeye başlamış bir çocuk gibi itiraz ettiler.
Vahşi Doğa ve Frontier (Sınır) Psikolojisi: Amerika’nın coğrafyası, Avrupa’nın feodal yapısına izin vermiyordu. Balta girmemiş ormanlarda hayatta kalmak için asalet unvanına değil, beceriye ve dayanıklılığa (rugged individualism) ihtiyaç vardı. Coğrafya, Amerikalıyı doğal bir demokrat ve bireyci olmaya zorladı.
Matbaa Devrimi ve Okuryazarlık: Kolonilerde okuryazarlık oranı Avrupa’nın çoğundan yüksekti. Thomas Paine’in "Common Sense" (Sağduyu) broşürü gibi metinler, en ücra köylere kadar ulaşıp karmaşık siyasi fikirleri halkın anlayacağı dile tercüme etti. Bilginin bu kadar hızlı yayılması, ortak bir kamuoyu oluşturdu.