Machiavelli’nin Prens adlı eserinin üçüncü bölümünde dile getirdiği ve siyaset düşüncesi tarihinin en sarsıcı ifadelerinden biri kabul edilen bu öğüt, aslında devlet yönetiminin rasyonel ve soğukkanlı bir teknik olarak ele alınışının en uç örneğidir. Ateş Uslu’nun seminerinde de vurguladığı üzere, bu ifade genellikle insanların ya okşanması ya da ortadan kaldırılması gerektiği şeklinde tercüme edilir. Ancak orijinal metne ve Machiavelli’nin dil kullanımına daha yakından bakıldığında, burada aslında insanların ya evcilleştirilmesi ya da itlaf edilmesi gerektiği gibi çok daha sert ve teknik bir anlam yatmaktadır. Bu yaklaşım, hükümdarın duygusal bir nefretle değil, siyasi bir gereklilikle hareket etmesi gerektiğini savunur.
Bu düşüncenin temelinde yatan mantık, intikam duygusunun siyasi bir risk faktörü olarak analiz edilmesidir. Machiavelli’ye göre, bir hükümdar tebaasına veya rakiplerine karşı bir eylemde bulunacaksa, bu eylemin şiddeti ve kapsamı öyle ayarlanmalıdır ki karşı tarafın geri dönüp hesap sorma imkanı kalmasın. Eğer bir kişiye veya gruba küçük bir zarar verirseniz, örneğin sadece mallarına el koyar veya onları aşağılarsanız, bu durum o kişide sönmeyecek bir intikam hırsı uyandırır. Bu kişi hala hayattadır, hala toplumsal bir çevresi vardır ve ilk fırsatta hükümdara karşı bir komplo kurmak veya isyan başlatmak için pusuda bekler. Ancak darbe tam ve kesin olduğunda, yani rakip tamamen ortadan kaldırıldığında veya tüm gücü geri dönülemez şekilde kırıldığında, artık intikam alacak bir irade veya imkan kalmamıştır.
Machiavelli’nin bu yaklaşımı realist (realpolitik) geleneğin köşe taşlarından biridir. Machiavelli’den önceki nasihatname geleneği, hükümdarlara genellikle merhametli olmalarını ve halkın sevgisini kazanmak için bağışlayıcı davranmalarını öğütlerdi. Machiavelli ise bu geleneği tersyüz ederek, yarım yamalak merhametin aslında daha büyük bir acımasızlığa yol açabileceğini iddia eder. Çünkü bastırılamayan bir rakip, ileride daha büyük savaşlara ve daha çok insanın ölümüne neden olacak bir çatışma ortamı yaratır. Dolayısıyla başlangıçtaki kesin ve sert müdahale, uzun vadede istikrarı sağladığı için aslında daha rasyonel bir tercih olarak sunulur.
Ateş Uslu, bu pasajın 16. ve 17. yüzyıl okurlarını neden bu kadar öfkelendirdiğini ve Machiavelli’ye dinsizlik veya ahlaksızlık suçlamalarının neden yöneltildiğini de açıklar. Buradaki esas rahatsız edici unsur, Machiavelli’nin insan hayatına dair bu tür radikal kararlardan bahsederken kullandığı inanılmaz soğukkanlılıktır. Yazar, bir hükümdarın rakip bir hanedanın soyunu kurutmasından veya bir halkı itlaf etmesinden, sanki günlük sıradan bir ihtiyaçtan (ekmekten, sudan veya peynirden) bahseder gibi bahsetmektedir. Bu, siyasetin ahlaki normlardan tamamen kopartılıp teknik bir verimlilik meselesine dönüştürülmesinin zirve noktasıdır.
Bu öğüt aynı zamanda yeni fethedilen topraklardaki yerleşim stratejileriyle de doğrudan ilişkilidir. Machiavelli, bir hükümdarın yeni bir toprak parçasını ele geçirdiğinde oradaki eski güç odaklarını nasıl etkisiz hale getirmesi gerektiğini anlatırken bu kuralı devreye sokar. Eğer yeni hükümdar, eski rejimin sadık destekçilerine sadece yüzeysel yaptırımlar uygularsa, bu kesimler gizli bir muhalefet odağı haline gelir. Bu nedenle Machiavelli, ya bu insanların tamamen kazanılması (okşanması/evcilleştirilmesi) ya da bir daha sorun çıkaramayacak şekilde tasfiye edilmesi gerektiğini savunur. Aradaki gri bölge, yani kararsızlık veya yetersiz şiddet, bir hükümdar için en tehlikeli yoldur.
Söz konusu bölümün felsefi arka planında, Machiavelli’nin insan doğasına dair karamsar bakış açısı da yer alır. Ona göre insanlar nankör, değişken ve içten pazarlıklıdırlar; babalarının ölümünü, miraslarının ellerinden alınmasından daha çabuk unuturlar. Bu nedenle, bir hükümdar halkın sevgisine güvenmek yerine, onların korkusunu veya çaresizliğini yönetebilmelidir. intikam ihtimalini ortadan kaldırmak, bu yönetimin bir parçasıdır. Küçük bir zarar gören kişi acı çekmeye devam eder ve bu acı onu eyleme iter; ancak büyük bir darbe yiyen kişi artık bir aktör olmaktan çıkar.
Sonuç olarak, insanların ya okşanması ya da ortadan kaldırılması gerektiği yönündeki bu öğüt, siyasi iktidarın korunması için belirsizliğe yer bırakmayan bir kesinlik arayışıdır. Machiavelli burada hükümdara bir canavar olmasını değil, bir cerrah gibi davranmasını salık verir. Eğer bir uzuv vücuda zarar veriyorsa, onu sadece yaralamak acıyı artırır ve enfeksiyonun yayılmasına neden olur; doğru olan, o uzvu tamamen kesip atmaktır. Bu soğuk mantık, Prens kitabının neden yüzyıllardır hem nefretle anılan hem de elden düşürülmeyen bir başyapıt olduğunu anlamamızı sağlayan temel unsurlardan biridir.
Machiavelli’ye göre bir şeye sahip olma isteği veya fethetme arzusu, insan psikolojisinin kaçınılmaz ve doğal bir parçasıdır. Bu noktada düşünür, kendisinden önceki klasik felsefe geleneğinden ve orta çağ nasihatnamelerinden köklü bir kopuş gerçekleştirir. Klasik ve dini literatür, insanın doğal dürtülerini ve hırslarını dizginlemesini, aklın bu hayvani eğilimler üzerinde tam bir denetim kurmasını öğütlerken; Machiavelli bu arzuların varlığını bir veri olarak kabul eder. Kaynaklar, Machiavelli’nin bu tutumunu hayvani özelliklerin bastırılması gereken bir ayıp olarak görülmemesi, aksine doğal olanın yaşanmasının anlaşılır bulunması şeklinde açıklar.
Machiavelli’nin bu düşüncesindeki en can alıcı nokta, arzu ile kapasite arasındaki dengedir. Bir hükümdar veya birey, sahip olma arzusunu gerçekleştirebilecek güce ve beceriye (virtù) sahipse, bu eylem sadece başarılı olmakla kalmaz, aynı zamanda takdire şayan bulunur. Burada ahlaki bir yargıdan ziyade teknik bir etkinlik değerlendirmesi söz konusudur. Eğer bir hükümdar, nesnel şartları (fortuna) doğru analiz edip kendi yetenekleriyle bu şartları manipüle edebiliyorsa, yaptığı fetihler onun üstünlüğünün bir kanıtı olarak görülür ve kınanmaz. Ancak, bir şeyi elde etme gücü olmadığı halde, sadece hırsıyla hareket ederek imkansızın peşinden koşanlar hata yapmış sayılırlar. Bu durum, Machiavelli’nin sanılanın aksine siyasi bir maceracı olmadığını gösterir. Kaynaklarda da belirtildiği üzere, o, kendi kapasitesinin sınırlarını bilmeyen, dış güçlerin, toplumsal ve iktisadi şartların ağırlığını azımsayan ve salt kendi isteklerini merkeze koyan kişileri sert bir şekilde eleştirir.
Machiavelli’nin antropolojik kötümserlik olarak adlandırılan insan doğası görüşüyle karşılaşırız. Machiavelli’nin insanları nankör, değişken ve her zaman daha fazlasını isteyen varlıklar olarak tanımladığını belirtilir. Bu temel kabul, siyaseti bir ahlak alanı olmaktan çıkarıp bir güç ve istikrar alanına dönüştürür. Fethetme arzusu, bir bakıma biyolojik bir zorunluluk gibi ele alınır. Ancak bu arzunun meşruiyeti, başarıya endekslidir. Başarı ise sadece askeri zafer değil, ele geçirilen yerin kalıcı olarak yönetilebilmesidir. Eğer bir prens, gücü yetmediği halde bir bölgeyi işgal etmeye kalkar ve orayı elinde tutamazsa, bu hem itibar kaybına hem de siyasi bir yıkıma yol açar. Bu yüzden Machiavelli, prensin arzularını her zaman realite süzgecinden geçirmesi gerektiğini savunur.
Seminerde vurgulanan bir diğer önemli husus, bu arzunun Fortuna ve Virtù arasındaki diyalektik ilişkisidir. Kaynaklar, hükümdarın ne sadece zamana ve kadere güvenip atalet içinde kalmasını (bekle ve gör politikası) ne de şartları hiçe sayan bir delice cesaret göstermesini onayladığını ifade eder. Sahip olma isteği, ancak şartlar buna uygunsa ve hükümdarın müdahalesi bu şartları şekillendirebilecek güçteyse övülür. Bu, rasyonel bir maliyet-fayda analizidir. Eğer fetih girişimi, devleti zayıflatacaksa veya prensin elindeki mevcut gücü tüketecekse, bu doğal arzu bir hataya dönüşür. Dolayısıyla Machiavelli burada aslında "canının her istediğini yap" demiyor; "yeteneklerinle elde edebileceğin şeyi iste ve aldığında onu elinde tutacak kadar becerikli ol" demektedir.
Ayrıca, bu düşüncenin arka planında Epikürosçu ve Lucretiusçu etkilerin olduğu kaynaklarda dile getirilir. Doğanın bir akışı ve eşyanın bir tabiatı vardır. insanların fethetme isteği bu doğal akışın bir parçasıdır. Ancak bu akış içinde sürekli sapmalar ve öngörülemez faktörler (clinamen) bulunur. Başarılı bir hükümdar, bu sapmaları hesaba katarak hareket eden kişidir. Kaynaklar dışındaki bilgilerle pekiştirecek olursak, bu yaklaşım modern realizmin öncüsü kabul edilir; çünkü siyaseti olması gereken idealler üzerinden değil, olan gerçekler üzerinden kurgular. insanlar doğası gereği genişlemek ve sahip olmak isterler; siyaset sanatı ise bu genişlemeyi sürdürülebilir ve başarılı bir biçimde yönetme becerisidir. Gücü yetmeyenin bu hırsın peşinden gitmesi ise sadece bireysel bir başarısızlık değil, yönettiği toplum için de bir felakettir. Bu nedenle Machiavelli için en büyük siyasi günah, kapasiteyi aşan hayaller kurmaktır.